Rabbimiz insanı yoktan yarattı ve yeryüzünde sorumlu olarak imtihan için gönderdi. Gerek
yeryüzünün sorumluluğu, gerekse insanların kendi aralarındaki ilişkilerin nasıl olacağıyla alakalı
hükümleri bildirmiştir. İmtihan da olunmak da zaten emir ve yasaklar gerektirir. Önemli olan bu emir
ve yasakları kim belirleyecek? Rabbimiz insanı ben yarattım, onların üzerinde hükmeden hâkim
benim, yani hâkimiyet bana aittir buyurur. Ayette “Yaratmak da emretmek de O’na aittir.” Buyurur.
Hükmeden hâkim, yöneten ve sevk ve idare eden, eğitip terbiye eden Rab, itaat edilecek ilah benim
buyurur. Yani insanın hayatının her alanını sevk ve idare edecek dini ben belirlerim buyurur. Tahrif
olmuş dinler ve toplumlar kendilerini halis din sahibi görürler. Oysa Rabbimiz “Muhakkak ki Allah
katında din İslam’dır.” (Ali İmran/19) ayetinde buyurarak, kendi katında ve gönderdiği dinin İslam ve
ahirette de kabul edeceği dinin de İslam olduğunu bildirmiştir.
İnsan yaratıldı ve Allah’ın takdir ettiği zamanda, sorumlu olduğu yere gönderilmekle emir ve
yasaklar başladı. Hz. Âdem ve hanımı cennette iken imtihan olundular. Sonra yeryüzüne geldiler ve
imtihanları devam etti. Dünya hayatı için de gerekli olan emir ve yasaklar bildirildi. Bir aile için lazım
olan emirler. Eşler arası ilişkiler, çocuk eğitimi, helaller ve haramlar, kardeşler arası ilişkilerde emirler
geldi. Sonra akrabalıklar ve komşuluklarla ilgili emirler. Cemaat oldular ayrı emir, devlet oldular,
emirler daha da genişledi. Topluluklar oluştu daha geniş emirler geldi. Kur’an’ın bildirdiğine göre ilk
şirk toplumu, Nuh (as)’ın kavmi ile başladı. Allah ile hâkimiyet yarıştıran ve kendilerini din belirleyip
yöneten rab gören topluluk gündeme geldi. Hz. Nuh dokuz yüz elli yıl toplumun iman etmesi için
mücadele verdi. Çünkü iman olmadan mü’min, teslimiyet olmadan da Müslüman olunmayacaktı.
Dolayısıyla da İslam toplumu meydana gelmeyecektir.
Hz. Nuh kavmiyle başlayan şirk ve küfür topumu kıyamete kadarda bu haddi aşmışlıklarına, Allah
ile hüküm yarıştırmalarına, batıl din ve toplum oluşturmalarına devam edeceklerdir. La ilahe illallah
diyen, ben Allah’dan başka hükmedip din belirleyen, yöneten ve itaat edilecek ilah ve rab kabul
etmiyorum der. Hâkimiyeti Allah’a vermek, hüküm içeren din belirlemeyi Allah’a vermektir.
Dolayısıyla İslam, insan hayatının tüm alanlarının ölçüsünü belirleyen kuraklar, emir ve yasaklardır.
Bunun karşısına çıkarılmış her bir kural, yasa, ölçü, fikir, düşünce, bence, bana göreler birer din
belirlemedir. “Onlar hahamlarını, Rahiplerini ve Meryem oğlu İsa’yı rabler edindiler.” (Tevbe /31)
ayette bildirilen din adamlarını rab edinme, Allah’ın helalini haram, haramını da helal saymadır. Yani
Rabbimizin hükmü karşısında herhangi bir hüküm, fikir, yasa ortaya koyma rablik ortaya koymadır.
Akıl ve irade verilen insan, kendini başıboş zannedip, kendi kendine yeterli olduğunu düşünür. İnsan,
hayatı için emir ve yasaklar belirleyip Allah ile hüküm ve yönetmede bir yarış haline girişir. Şeytanın
Hz. Âdem’e secde etmemeyi istemeyip, bu konuda hüküm bana aittir düşüncesinde olduğu gibi,
insanların çoğu da bugün Allah’ın emir ve yasakları karşısında kendi kuralını kendileri belirlemeye
kalkarak hüküm bize aittir derler.
O zaman İslam, kabaca neyi emreder ve nasıl bir toplum oluşturur? İnsan kaynaklı dinler neyi
emreder ve İslam’ın karşısında nasıl bir toplum oluşturur? İslam ferdin, ailenin, cemaatin, devletin ve

ümmetin nasıl hareket edeceğinin ölçüsünü bildirir. İmanlarını, ahlaklarını, toplumsal ilişki olan
akraba, komşu, siyaset, hukuk, eğitim, ticaret gibi nice alanlarda ve ibadetlerde neleri yapıp neleri
yapmayacaklarının ölçüsünü bildirir. Bunun karşısında batıl olan dinler, yani laik demokratik, sosyalist,
kapitalist, yasalar, Hinduizm, Budizm, Yahudilik, Hıristiyanlık, gibi nice dinler insan hayatının
siyasetini, hukukunu, eğitimini, inancını, ahlakını, toplumsal ilişkilerini ve ibadet şekillerini oluşturur.
Dolayısıyla Allah’ın dini olan İslam’ın karşısında yeni kurallar koymuşlar ve yeni cemaatler ve
toplumlar oluşturmuşlardır. İslam’ı ve toplumunu konuşabilmek ve anlamak için karşısına çıkarılmış
olan dinleri, yasaları ve oluşturdukları batıl toplumları anlamak, İslam ve toplumuyla onlar arasında
değerlendirme yapmak gerekir. İslam’ın ve oluşturduğu toplumunun olmadığı bir yerde, sizin
anlattığınız İslam ve oluşturduğu toplumu, zamanın insanlarının zihninde hayal kalmaktadır.
Bahsettiğiniz geçmişe ise tarih diye bakmaktadırlar. İslam ve oluşturduğu toplum anlaşılmadan da,
böyle bir toplumu oluşturmak kolay olmayacaktır. Aslında devlet ve toplum yaşantılarıyla, tercih ve
destekleriyle hâkimiyetin ve itaatin kime ait ve yapılmış olduğunu belirler ve gösterirler. İnsan
hayatını düzenleyen hükümleri belirleme işi olan hâkimiyetin kime ait olacağını, toplum yaptığı destek
ve tercihlerle belirler. Ya Allah’a kayıtsız şartsız hâkimiyet verilir ya da insana ve yönetimine verilir.
İslam, toplumun iman, ahlak, toplumsal ilişkiler ve ibadetlerini düzenleyerek, din, can, akıl, nesil,
mal emniyetini sağlamak için devlet olurken, İslam’ın karşısına çıkarılan sistemler ve devletler ise
kendilerini ve iktidarlarını korumak için toplumlar oluştururlar. Cemaatte, devlette insan için vardır ve
insan için olmaya devam eder. İnancı ne olursa olsun İslam devleti, insanın beş emniyetini sağlar. Bu
manada İslam devleti insan için aslında mutlak olmazsa olmazdır. Kur’an’ın yaklaşık yüzde yetmişi
devletin yapacağı hükümleri içerir. Bu da her insan için İslam devleti olmazsa olmazdır. İslam siyasi,
eğitim, hukuk, ticaret v.b alanlarda uygulanmayınca veya uyulmayınca fert, aile, cemaat ve
devletlerin dünyada geldiği durum akledenler için apaçık ortadadır.
İslam, toplumun inancı ne olursa olsun onların inançlarına göre akıl ve iradesini kendi özgür
iradeleriyle kullanıp, inançlarını seçme hakkı verir. İslam, toplumun hak ile batılı ayırt edebilmesi için
bilgilendirir ve nesilleri yetiştirir. Beşeri ve İslam’ın karşısına çıkarılmış olan yasalar, sistemler,
kurallar, fikirler, insanın akıl ve iradesini kullanmasına engel olduğu gibi, kullanmasınlar diye de her
yönteme başvururlar. Ellerindeki tüm imkanlarla batıl ve hurafe doldurduklarını sistemlerini ve
topluluklarını korumak ve devam ettirmek için çalışırlar. Kendilerini sorgulatmadıkları gibi,
sistemlerini, kural ve yasalarını eleştiri dahi yaptırmazlar. Oysaki Rabbimiz kendi dini olan İslam ile
insan ürünü olan dinlerle değerlendirme yaparak insanın akletmesi için “Kimin dini, iyilik yaparak
kendini Allah’a teslim eden ve hakka yönelen İbrahim’in dinine tabi olan kimseden daha güzel.”
(Nisa/125) diye buyurur. Yani kimin dini daha adaletli yaşamaya daha layık ve güzeldir.
İslam, toplumun beş emniyetini korumakla hem dünyalarını, hem de sonsuz ahiretlerini
korumaya çalışır. Dünyanın ve içindeki insanın ihyası, aslında sonsuz ahiret içindir. Oysa insan ürünü
olan yasa ve sistemler, oluşturulan iktidarlar ve devletler ise, sadece dünyada rahat etme ve
sömürme üzerine kurulur. Tüm çalışmaları sistemlerini koruma üzerinedir. Nice vergilerle, kurdukları
siyasi, askeri oluşumlarla zulüm düzenlerini toplumlarına desteklettirirler ve korumalarını sağlarlar.
İslam, kendisine bağlı olan toplumunun dünya ve ahiretlerini ihya ederken, batıl sistemler kendi
iktidarlarını toplumlarına ihya ettirirler.
İslam, insanın tüm mücadelesini, cehd ve gayretini, elindeki tüm imkanları cihad ve kıtal namına
her çabasını Allah’ı emrine göre yapsın, karşılığını da ahirette alsın için mücadele etmesini ister. Ve

sadece Allah yolunda can verene şehid der. Batıl sistemler ise insanın tüm gayret ve çabasını kendi
hükümleri ve iktidarları devam etsin için yapmalarını isterler. Her sistemde kendi davası için
ölmüşünü şehid diye adlandırır. İnsan bulunduğu zaman ve yerde Allah’ın dinini yaşamaya çalışırken
gösterdiği çaba ve gayreti cihaddır. Mekke de ve Medine de verilen tüm mücadeleler birer cihaddı.
Allah’ın dini yeryüzüne yayılsın ve insanlar Allah’ın hükmü altında özgürce inançlarını yaşasınlar diye
ölmek ve öldürmek ise kıtaldir. Herkeste mutlak davası uğruna ölür ve öldürür. İslam, kendi
hükümleri yayılsın, batıl sistemler de kendi hükümleri yayılsın ister ve mücadele edilmesini ister.
İslam’ın mücadelesinin ahiret karşılığı varken, batılın mücadelesinin sadece dünyada karşılığı olur.
İslam, cezayı gündeme getirir ki, toplumunun beş emniyeti olan din, mal, can, akıl ve nesil
emniyeti sağlansın. İnsan ürünü sistemler ve devletler ise cezayı gündeme getirirler ki, kendi
iktidarları korunsun ve saltanatları devam etsin. Oysa İslam ceza vermeye yol aramaz. Yapılan suçların
hesabı ve verilecek ceza asıl ahirette Allah’u tealaya aittir. İslam ise, kendisine tabi olan toplumunu
korumak için açıktan suç işlenmesine engel olur. Cezayı da caydırıcılık olsun için verir. Rabbimiz
kullarına zulmedici değildir. Bir kulun hatasından diğer kullar zarar görmesin için cezayı gündeme
getirir. Heysemi ve Darekutni de geçen hadiste Rasulullah (s.a.s.) hırsızlık itirafında bulunan birine
“Öylemi yapmış? Yok canım, sen böyle bir şey yapmazsın.” deyip göndermiştir. Yine Ahmet bin
Hanbel de ve Ebu Davud da geçen hadiste de zina ettiğini söyleyen bir kişiye ve kadına da aynı şeyi
söyleyerek, “sen böyle bir şey yapmazsın. Seni biri mi zorladı. Aklın yerinde mi. “ gibi sözlerle onlara
ceza vermek istememiştir. Dört kez itiraf edince ceza verilmiştir. Zaten tevbe, suçun ahiret cezasını
siler. Zinada dört adil şahit veya kişinin kendi itirafı gerekir. Kişi itiraf etse de önce ceza verilmek
istenmez. Beşeri sistemler ise İslam’ın ceza gerektiren tüm suçlarını serbest bırakmış ve
yaptıklarından vergiler almaktadır. Böylece toplumlarının hem dünyalarını hem de ahiretlerini perişan
etmektedirler.
İslam, toplumunun haset, hırs, kibir, riya, dünyevi hırs gibi nice kalbi hastalıklardan uzak tutmaya
çalışırken, batıl ve insan kaynaklı sistem ve devletler tüm bu kötü hasletleri pompalarlar. Kapitalist
ticaret bakışıyla ve reklamlarıyla toplumlarının dünya hırslarını kullanarak sömürürler. Dünyevi hırslar
hasede, haset gıybete, iftira ve yalanlara sebep olmaktadır. Dünyevi kazanımlar da niceleri için kibre,
riyaya sebep olacaktır. Bunlar amelleri yok ettikleri gibi, kardeşliklere, dostluklara, komşu ve
akrabalıklara zarar verecektir. Hadiste “Haset ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi amelleri yiyip bitirir.”
(İbn Mâce) buyrulur. İslam, kardeşlik, akrabalık, komşuluk, İslam kardeşliği, itaat, ibadet gibi nice
alanlarda emirlerle toplumunu ihya etmek ister. İslam’ın hükümlerinden herhangi birini hayatınızdan
çıkarttığınız zaman onun yerini mutlaka insan yasası, fikir ve düşüncesi, yani benceleri girecektir.
Kur’an ve sünnet insan hayatında yaşanılacak ve inanılacak eksiklik ve boşluk bırakmamıştır.
İslam, inanç esasına göre toplumu değerlendirir. Mü’mine mü’min, kâfire kâfir, müşrike müşrik,
zâlime zâlim, fâsıka fâsık muamelesi yapar. Kendi tebasının haklarını korusa da, inançlarına göre
vasıflandırır. Beşeri olan laik ve demokratik sistemler ise mü’min, kâfir, münâfık ve zâlim ayırımı
yapmadan herkese aynı muameleleri yapar. Hatta Allah’a ve Rasulüne itaat eden ve hâkimiyeti
sadece Allah’a veren mü’minlere ayırım yapar ve dinlerini yaşamalarına engel olurlar. Yani İslam
inancı ve toplumun inançları noktasında ikiye ayırır. Hak ve karşısında tüm batıllar. İslam, toplumu ve
diğerleri diye ikiye ayırır. Fakat bugün niceleri İslam ile İslam’ın batıl dediklerini bir araya getirip
yaşamaya çalışmaktadırlar. Batıl söylem ve yaşantının içinde, hak görünme çabaları vardır, nicelerinin.
İslam ile laiklik ve demokrasiyi birbirine karıştırıp bir hayat yaşama çabaları!

İslam, toplumun itaatini Allah’a, yani kitabına, örnek olarak Rasulüne, Allah’a ve Rasulüne itaat
etmek kaydıyla ve hakka uygun olmak şartıyla emir sahiplerine yapılmasını emreder. Ayette “Ey iman
edenler Allah’a itaat edin, Rasule itaat edin ve emir sahiplerine de.” (Nisa/59) bildirilir. Allah’ı isim ve
sıfatlarıyla birlemeyi, hâkimiyeti kayıtsız şartsız Allah’a verip, yalnız O’nun hükmü olan kitaba itaat
etmeyi, hayatın tüm alanlarında örnek ve önder olarak Rasule itaat ve tabi olmayı emreder. Batıl olan
sistemler ise itaati mutlak olarak, kayıtsız ve şartsız kendilerine yapılmasını isterler. Sadece kendi
sözlerinin dinlenmesini, kendilerine boyun eğilmesini, toplum üzerinde tek söz sahibi kendilerinin
olmasını isterler. Allah’ın yarattığı kullar üzerinde kendi kulluklarını uygularlar ve acizliklerini unutup
hükmetme ve yönetme, ardından da sömürme yarışındadırlar. İtaat; birine boyun eğmek, boyun
eğdiğinin sözünü dinlemek ve emredilenleri yerine getirmektir. Böyle bir teslimiyet kime yapılırsa,
itaat onadır ve onun kölesi olunur. İslam, yeryüzünde imtihanda olan insanı yaratılan kula köle
olmaktan kurtarmak içindir. Batıl sistemler ise tam tersini yaparlar. Bütün mesele de zaten toplumun
bunları anlamasını sağlamaktır.
İslam, toplumunun fertleri hangi inanışta olursa olsun onları korur ve onların inançlarına
karışmaz. “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk ile sapıklık birbirinden ayrılmıştır. Kim tağutu inkar
eder ve Allah’a inanırsa kopması mümkün olmayan kulpa yapıştırmıştır.” (Bakara/256) Diye ayette
bildirilmiştir. Allah’a güvenme olan iman ile Allah ile hüküm yarıştıran tağutları anlayarak reddetme
ve birbirinden ayırma tevhittir, yani Allah’ı isim ve sıfatlarında birlemedir. Rabbimiz Rasulüne ve tüm
davetçilere dinde zorlama yapmamaları gerektiğini ve işlerinin sadece hakkı hatırlatma ve
anlamalarını sağlamak olduğunu bildirir. Hâkimiyetin insana verildiği sistemlerde ise dinde zorlama
vardır ve onlar sadece kendi inançlarına itaat edilmesini isterler. Batıl olan tüm inançlara karşı
müsamaha gösterirler, fakat mü’minlere aynı müsamahayı göstermezler. İslam eleştiriyi kabul
ederken, kişinin kendi kararıyla akletmesini ve iradesini kullanmasını ister, onlar ise asla eleştirilmek
istemezler. Bunu yapan mü’minleri de fitneci, hain gibi nice isimlerle kendi toplumları nezdinde
karalamaya çalışırlar.
İslam, insan yeryüzüne ne amaçla geldiğini bilsin. Ruhlar aleminde verdiği ve ahrette sorulacak
olan Rab sözünün gereğini yapsın. Yaratılış amacı doğrultusunda bir hayat yaşasın için nice emirlerle
hatırlatma yalarken, batıl sistemler ise İslam’ın hatırlattığı tüm emirleri unutturup toplumların akıl ve
iradelerini ipotek altına alarak sömürmek isterler. Zamanlarını, akıl ve iradelerini, bedensel güçlerini
kendi saltanatları için kullanmaya çalışırlar.
İslam, dünyada inancı ne olursa olsun her insan için vardır ve gönderilmiştir. Emir ve yasakları ise
müminler içindir. Hak olan İslam, kendisine yöneleni ve himayesi altına gireni kendi koruması altına
alır. Dolayısıyla da İslam’a, yani sadece Allah’a güvenip itaate davet herkese yapılmalıdır. Yani her
insana gönderilen Kur’an’ın hükümlerini herkesin bilme hakları vardır. Ey insanlar, ey Âdemoğulları
diye başlayan her bir ayet, tüm insanlaradır ve onarın bunu bilme hakları vardır. Çünkü Rabbimizin bu
emirleri tüm insanlaradır. Davetçide bu emirleri onlara gücü ve ulaşabildiği kadar ulaştırmalıdır. İnsan
mahsulü olan sistemler ise sadece kendi sömürdükleri toplumları için vardır, ya da var görünür.
Onların hakkı anlamamaları için her türlü yola başvururlar. İslam insanın şirk, küfür ve haram
zulümlerini ortadan kaldırmak için vardır. Diğerleri ise hakkın üstünü örten küfrü, Allah ile hayata
hükmetmede yarışıp kendilerini Allah’a ortak gören şirki ve haramları yaymak için çalışırlar. Kıyamete
kadar da Allah’a itaat ile, batıla itaat eden fert, cemaat ve topluluklar olacaktır. Bütün mesele, kimin
nerede durduğudur.

İslam, toplumun zaman içinde gelişimi için Kur’an’da bin civarında ayetlerle, tıp, astroloji, fizik,
biyoloji, gibi ilmi ayetlerle nice alanlarda bilgilerle destekler. Onların zamana göre gelişimleri için
yardımcı olur. Batıl sistemler ve toplumları veya cahiller ise, İslam’ın insanı ve toplumu zamanın
teknolojisinden ve biliminden uzak tuttuğunu söylerler. Onlar bunu söylerken, batılın asıl ortaya
koyanları Kur’an’ın bu bilgileriyle zamana ve onlara hükmederler. Niceleri Kur’an’ı sadece okurken,
birileri dünya sömürüleri için Kur’an’dan faydalanırlar. İnsana faydalı olacak olan nice bilgileri de
insanın zararları için kullanırlar.
İslam, hayata hâkim olup yaşanılan din ve toplumunu canlı ve hayatta tutarken, insan ürünü olan
sistemler kendi yasalarının yaşanılmasını, itaat edilip uyulmasını isterler. Kendilerini İslam’a nisbet
edenler de Kur’an’ı okunan ölçü, insan yasalarını yaşanılan ölçü kabul ederler. İslam yaşanılan din
iken toplum okuma ve bilmeyi yeterli kabul etmiştir. Ve batıl sistemlerde böyle bilinmesini ve
uyulmasını isterler. Yoksa toplum, sömürenler adına hakkı anlayacak ve onlar sömürülerine devam
edemeyeceklerdir. İslam’ı yaşayan mü’min ve müslümandır ve canlı mesabesindedir. Batılı yaşayan
müşrik ve kâfirdir ve ölü mesabesindedir. İslam, insanı tüm benliğiyle diri olmaya sevk ederken, batıl
sistemler tüm benlikleriyle ölü gibi olmalarını ve kendilerine itaat etmelerini isterler.
İslam, toplumun sorunlarını kendi aralarında beraber paylaşmalarını ister ve vakıflar oluşturur.
Sadakayı ve infakı teşvik eder. Düşenin yanında olunmasını ister. Komşusu açken tok yatılmasında
kişinin vicdanen rahatsız olmasını ister. Toplumun menfaati için zekatları toplayıp, ihtiyaç sahiplerine
dağıtır. Batıl sistemler ise ihtiyaç sahibinin hakkı olan zekatı toplumun vicdanına bırakıp kendi
sistemlerini koruyup, güçlendirmek için onlarca vergilerle sömürürler. Toplumu kendi haline terk edip
düşenin dostu olmaz bakışı verip, düşene de önce kendi banka ve kurumlarıyla bir tekmede kendileri
vururlar. İslam ise toplumunun fakirini korur, borçlusuna ve yetimine sahip çıkar, fakirini kalkındırır,
muhtaç olanı evlendirir. Batıl sistemler de kendi toplumlarını yalnızlaştırıp, ferdileştirerek daha rahat
sömürmek derdindedirler. Batıl anlaşılmadan hak, hak anlaşılmadan da batıl anlaşılmayacaktır. Yani la
ilahe illallah anlaşılmadan itaat ve teslimiyet mutlak olarak Allah’a yapılmayacaktır. Herkes de kendi
batılında hak diye yaşamaya devam edecektir. Hak anlaşılıp batıl reddedince mü’min ve Müslüman
fert, aile, cemaat ve toplum oluşacaktır. Batılın üstü hakla, hakkın üstüde batıllarla örtüldüğü sürece
de batıl hükmedip yönetmeye devam edecektir. Mü’min fertler yetişmeden mü’min ve Müslüman
aile oluşmaz. Mü’min aileler olmadan da mü’min cemaat, mü’min ve Müslüman cemaatler olmadan
da Allah’a kitabına ve Rasulüne güvenen mü’min ve onlara itaat eden Müslüman toplum oluşmaz.
İman güvenmektir, İslam ise güvendiğinize itaat edip teslim olmanızdır.
İslam, el Hakîm olan Allah’ın hâkimiyet elinde olup hükmettiği hüküm ve yasalar, emir ve
yasaklardır. İslam toplumu da bu emir ve hükümlerin oluşturduğu birlik ve aynı hedefe koşan
bütünlüktür. Hâkimiyeti sadece Allah’a verip, itaati de sadece ona yapanlardır. Laik ve demokratik
sistemlerin ise dünyada oluşturdukları toplum ve nesiller ise ortadadır. Sürekli kullanılıp sömürülen,
akıl ve iradeleri ipotek altına alınmış toplumlar, başsız sürü gibi her çobanım diyene tabi olup itaat
ederler. Âlemlerin Rabbi ola Allah’a baş eğemeyenler, hatta baş kaldırıp hüküm yarıştıranlar, kendileri
gibi aciz insanın kölesi olurlar. Bunu da kendilerince özgürlük sayarlar. Allah’a isyanı özgürlük sayan
zamanın zavallıları! Yarının ne getireceğinden habersiz bu isyanlarına devam ederler. İslam toplumu
Allah’a güvenerek bir korku içinde itaat ederlerken, batıl toplum ise bela ve musibetlerde Allah’a
yönelirler. Korku gidince de batıl yaşantılarına devam ederler.

Tarih boyunca her topluma gelen din İslam’dır. Bu zaman içinde kıymete kadar hükmü
değişmemiş olan İslam yine din olarak devam edecektir. İslam’ın hayata hükmetmesi için insanın ve
toplumun onu gündemine ve hayatına sokması gerekir. Gündemde tutulan ve yaşanılan önde, diğeri
arkaya atılmıştır. Ehli kitap için ayette Rabbimiz “onlar kitaplarını arkaya attılar” yani okudular, fakat
hayatlarına sokmadılar diye bildirir. İslam’ın her bir emri hayatın bir bölümüne yön verir. Uyulmayan
her bir emirle de o yerde haddi aşma, isyan ve itaatsizlik vardır. Batıl toplumlar Allah’ı akıllarınca
gökyüzüne gönderip yeryüzünde ateist olarak hükmetme yarışındadırlar. Allah’ı yok kabul eden az bir
ateist kesim hariç, batıl toplumların çoğu deisttir. Yani Allah’ın varlığına inanırlar, fakat hayatlarına
hükmetmeyen ve yönetmeyen kabul ederler. Onun içinde hayatları için hükmetme olan hâkimiyeti
kendilerin de görürler ve görenleri de desteklerler.
İslam, akıl ve iradesini kendi tercihiyle Allah’a, kitabına ve Rasulün örnekliğine teslim eden fert,
aile ve toplum oluşturur, fakat gerektiği gibi itaat edilirse. Fakat nice peygamberlerin mü’min aileleri,
cemaatleri ve devletleri olmamıştır. Ama onlar İslam’ı yaşamakla ve davet etmekle sorumlu idiler ve
öyle yaşadılar. Zamanın mü’minleri de aynı şeyle sorumludurlar. Hz. Lut’un otuz ile kırk yıl davet
yaptığı bildirilmiştir. Hanımı iman etmemiş, toplumda ise bir tane inanan çıkmamıştır. Anlattığı
İslam’a toplum itaat edip mü’min olmamıştır. İslam kıyamete kadar haktır. Fakat toplum İslam’a itaat
etmeden İslam toplumu oluşmayacaktır. Dolayısıyla toplum tercihiyle ya İslam’ı hayata hâkim kılar, ya
da insan yasa ve hükümlerini. Elbette vesile olunan her şeyden kişinin kendisi sorumlu olacaktır.
Rasulullah (s.a.s.), Mekke de mü’min fert ve cemaat oluşturdu. Meninde ise daha kapsamlı
cemaat ve devlet oldu. İslam, her dönemde yalnız Allah’a itaat ve ibadet eden toplumlar oluşturdu.
Bu devam ettiği sürece de toplumun içinde her inanç sahibi emniyet içinde yaşadı. Tarih boyunca da
İslam’ın gücü ve topluma sağladığı emniyetin şahidliği dünyaya gösterildi. Gelecek mutlak İslam’ın ve
ona kayıtsız şartsız tabi olan mü’min Müslümanların olacaktır. Mutlak olarak Allah’ın takdirinden
başkası olmayacaktır. Mü’minlere düşen zamanın şartlarına göre beraber çaba ve gayret etmeleridir.
İslam da daha nice emirlerle toplumunu ihya edecektir. Elbette kendisini, aklını, iradesini, malını
zamanını, maddiyatını İslam’a teslim edenleredir.

Recep Arslan